Unutmadan Söylemeliyim: Hayata Dair
Hayata Dair etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hayata Dair etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2021-01-30

Doğanın da Hisleri Olduğunu Biliyor muydunuz?

Doğanın da Hisleri Olduğunu Biliyor muydunuz?



doğa çevre


Doğanın da Hisleri Olduğunu Biliyor muydunuz?


Okuduğum çok güzel bir yazıyı sizlerle paylaşmak istedim. Umarım siz de beğenirsiniz...

1966 yılında, Amerika’nın tanınmış yalan makinesi uzmanı Clee Backster, güvenlik görevlilerine poligraf aygıtının kullanımı eğitimini verdiği okulunda uykusuz bir gece daha geçirdi. Sonra sırf eğlence olsun diye, yalan makinesinin elektrotlarını kocaman yapraklı tropikal bitkisinin üzerine yerleştirdi. Yalan makinesi çeşitli korku, sevinç, şaşkınlık gibi durumların elektriksel değişimlerini ölçtüğüne göre, belki bitki de su dökünce seviniyordur diye alaylı alaylı güldü.

Bitkiyi suladığında galvanometre zikzaklar çizerek aşağı doğru indi. Oysa yukarı doğru bir hareket bekliyordu Backster. Yaprağını sıcak kahveye soktuğunda da beklediği tepkiyi görmedi. Sonunda kibriti alıp bitkiyi yakmayı düşündüğünde her şey değişti. Bitki çılgınca galvanometrenin ibresini tavan yaptırdı. İnanamadı Backster. “Nasıl yani?” dedi kendi kendine, “Bitki düşüncelerimi mi okudu?”.

İnsanlık tarihinin önünde yeni bir dünya açılıyordu artık. Deneyler deneyleri kovaladı. Bitkilerin sadece düşünceleri okumakla kalmayıp çevrelerindeki her şeyi hissettikleri de çıktı ortaya. Kaynar suya atılan karideslerin ölümlerini, eline iğne battığında duyulan acıyı da hissediyordu bitkiler. Hatta kilometrelerce ötede olunsa bile yaşanan sevinç ve üzüntüleri de hissediyordu. Hatta korkudan baygınlık bile geçiriyordu.

Bir gün şehir dışından gelen bir botanikçi bayan içeri girdiğinde bütün bitkiler sessizleşti. Hiç birinden tepki gelmiyordu. Sanki hepsi birden sessizliğe bürünmüştü. Taaa ki o bayan havaalanından uçağa binip gittikten 45 dakika sonra yeniden tepki vermeye başladılar. Bayan botanikçinin bitkileri kurutup ölçümler yaptığını öğrendiği zaman anladı Backster, bayanı görünce bitkilerin korkudan bayıldıklarını.

Bir deney tasarladı. 6 yardımcısına aynı gece aynı saatlerde yapmak üzere farklı görevler verdi. Görevlerden biri gece yarısı gelip laboratuvardaki bitkilerden birini söküp parçalamaktı. Ertesi gün o gece bitkiyi parçalayan yardımcı içeri girdiğinde bütün bitkiler çılgınlar gibi haykırmaya başladı (galvanometrelerin ibrelerinin tavan yapmasını böyle adlandırıyor Backster). Bu deneyden anlaşıldı ki bitkiler sadece hissetmiyor, aynı zamanda hafızaları da var. Ve Amerika’da bazı adlî vakalarda bitkilerin şahitliğine başvurulmaya başlandı. Bitkiler asla yanlış sonuç vermiyordu çünkü yalan nedir bilmiyorlardı.

Bu çalışmalar makale olarak yayınlanmaya başlayınca dünyanın dört bir yanından bilimadamları konu üzerinde çalışmalara başladılar. Sonuçlar akıl almaz. 
Koparılmış bir yaprak, kendisine güzel sözler söylenmesi durumunda normal yapraktan aylarca daha uzun süre canlı kalabiliyor. 120 km mesafedeki bir acıyı, sevinci hissedebiliyor. 
İnsanların düşüncelerini okuyabiliyor, kötülük yapanları hafızasına kaydedebiliyor. Aynı zamanda bu bilgileri diğer bitkilerle de paylaşıyor.
Kendisine kötü davranılan bitki üzüntüsünden intihar bile ediyor.
Yanındaki bitkinin susuz kalması durumunda kendi suyunu onunla paylaşıyor.

Bitkiler, bütün canlılarla iletişim kurma konusunda bizim hayallerimizin ötesinde bir hassasiyete sahip. Her biri doğanın bir parçası. Belki bir gün onları daha iyi anlama imkânımız olursa bize tarihin bütün yaşanmışlıklarını bile anlatabilirler. Avatar filminin esin kaynağı da bu çalışmalar ve elde edilen sonuçları.
Bilelim ki dünyanın herhangi bir yerinde bir bitkiye kötü davranılırsa, bütün bitkiler bunu hissediyor. 
Hani “Kirazlı Kaz Dağı değil” diyorlar ya, emin olun Kirazlı’da kesilen bir ağacın acısını sadece Kaz Dağlarında değil, Munzur’daki, Kuzey Ormanlarında ki, Salda’da ki, Toroslardaki ağaçlar da hissediyor. Bir gün biz de hissedeceğiz...

Kaynak: Bitkilerin Gizli Yaşamı, Peter Tompkins/Christopher Bird, 1973, Sungur Yayınları, Çev: Sulhi Dölek. Derleyen: 
Osman Kutlu ...
(Alıntıdır) 

Eminim ki bir çoğumuz evimizdeki çiçeklerimizle, bahçemizde çiçek ve ağaçlarımızla konuşuyoruzdur. Belki kırmızı bunu yaparken bilinçli, belki de yalnızlığımızı paylaşmak için. Ama burada ki en temel noktamız sevgi.
Doğayı sevin, sevin ki onlarda size sevgisini göstersin. Onlar yok olursa hayat damarlarımız da yok olmuş demektir.

Hoşça, Dosta ve Sevgi ile Kalın
Arzu BOYACI
@muhendishanimingozunden 

2020-11-15

Evde Hissetmek

Evde Hissetmek



kalem çizim ev

En son ne zaman evde hissettim hatırlamıyorum. Muhtemelen sende hatırlamıyorsun. Evde hissetmek, 3+1 bir evin balkonunda oturmak kadar basit degil ki, yargılanmadığın, kapıya ne halde gelirsen gel o anahtarın senin için döndüğü, seni sardığı, ısıttığı ve 'burada bana bir şey olmaz' dediğin bambaşka bir mekan. O ev ilanları kadar basit değil.


Biliyorum sende düşündün en son nerede evinde hissettin diye.


Ben mesela, en son Bodrum'da arkadaşımın evinde hissettim.  Küçücük 50 metre kare ev, yere kadar uzanan penceresi balkona açılan. Sanki saraydı gözümün önünde. Güzeller güzeli annesi 'Maviş' rengarenk yemekler pişirdi, rengarenk hikayeler anlattılar, en özelide ben giderken üzüldüklerini yüreklerinde hissettim, gözlerinin içinde yağmur vardı, bu sefer, kalbime damlaları yağdı. Burası evdi işte keşke hep kalabilseydim..


Keşke kalabilseydim dediğim evler oldu, kimi çok dağınıktı, kimi derli topluydu, kimi küçücüktü, kimi şehirler kadar büyüktü. Ama tek ortak noktaları; içine girdiğinde seni anlıyorlardı, gürültü dışarıda kalmıştı. Burada yalnızca sıcacık çay ve anlamayı istemek vardı.


Ne zamandır çok severek yaşadığım eve sığamıyorum artık. Konu ev degilmiş meğer bu akşam anladım. Ben 'evde' hissetmeyi özlemişim. Oturduğum ev bile yargılamış beni, koltuğunda uzanamamışım rahat, tepemde dikile dikile gitmemi bekliyormuş meğer. Yoksa bir kahve koyup, sen yeterlisin ve dışarıda çok güzel bir dünya var, tadını çıkar dese benim gidesim gelirmiymiş? Insan sevgiden kaçar mı? Olsa olsa sevgi kılığında eleştiridir o. Korkutmadir. Korkma, başarırsın derken alttan korku aşılamaktır. Mükemmelliyetçiliktir, hayal avcısıdır. 


Şimdi sende düşünüyorsun dimi? Seni çok seven insanlar, seni en çok korkutan, en çok aşağılayan, en çok yargılayanlar aslında.


Sonra 'neden eve gelmiyorsun?' derlerse sana, çünkü orası ev değil de. Orasi ev olsaydı, sen sormadan önce ben gelmek isterdim. Ben eksik değilim, gözünüzün içinde yüzüme tutulan önyargılar fazla. Bir avukat ile gelmek isterim bir gün ama olduğunuz başka bir yere. Çünkü orası 'ev değil', üzgünüm.


Ve ben evde hissetmeyi çok özledim. 


Eğer buraya kadar okuduysanız ve evinizdeyseniz veya evinizin yerini biliyorsanız, benim için ona çokça sarılın ve ne olur evinizin kıymetini bilin.


G.

2018-06-21

SEÇİM!

SEÇİM!

nezaketi seç

Aklımız erdiğinden beri seçimler yapıyoruz şu hayatta. Çoğu zaman istemeye istemeye, sadece mecbur kaldığımız için. Aslında bıraksa yakamızı hayat, ne yardan geçebiliriz ne serden. Dondurmanın, tostun, sandviçin, kebabın karışığını seçeriz mesela. Birini tercih etmek güzel de diğerinden vazgeçmek durumu koyuyor insana. Keşke bütün seçimler sevdiğimizle sevmediğimiz arasında vereceğimiz karardan ibaret olsa. Ama olmuyor tabii. Sevdiğimiz iki şey arasında tercih yapmak zorunda kalınca başlıyor işin çilesi. De ki daha çok sevdiğini, daha az sevdiğine tercih ediyorsun. Böyleyken de ne olursa olsun arzu ettiğin bir şeyden vazgeçmiş olmuyor musun? Ya da tercih etmediğin, gün be gün daha güzel görünmüyor mu gözüne? 

Yüzlerce hatta binlerce seçim yapıyoruz şu hayatta. Ama bazı seçimler var ki sonucuna bir ömür katlanıyoruz. Hayat dediğin, tercihlerimizin önümüze sunduklarından ibaret değil mi zaten? Üniversiteye girmeden önce bölüm seçiyoruz mesela. Bu az iş midir? 17 yaşında, yaptığımız tercihle hayatımızın kalan kısmında gideceğimiz yolu çiziyoruz. Her zaman bir çıkış yolu muhakkak var ama kolay mı? Sonra iş seçiyoruz. Ömrümüzün en güzel zamanlarının büyük bölümünü geçireceğimiz işi yani. Bizim seçmemiz yetmiyor tabii. İşverenin de bizi seçmesi gerekiyor. Çoğu zaman mutsuz oluyoruz. İşinden memnun ne kadar insan var ki? Ekonomik durumu biraz toparladıktan sonra kalkıp eş seçiyoruz kendimize. O da bizi seçerse tutup evleniyoruz. Evlilik dile kolay ama bir insanın hayatında alacağı en büyük kararlardan biri. Hayatının kalanını birisiyle geçirmek için bir seçim yapmak ne kadar kolay olabilir ki? Öyle olsa bu kadar mutsuz evlilik, bu kadar boşanma olmazdı zaten.
Bazen geçeceğimiz, bazen de yıkacağımız köprüler çıkıyor karşımıza. Bazen yıkmamız gereken köprüden geçiyoruz mesela, bazense geçmemiz gereken köprüyü yıkıyoruz. Hiçbiri hayatın sonu değil evet. Hatta hayatımızın ta kendisi. Seçim kolay iş değil. Sonu muamma, geleceği sisli konular bir yana dursun, gün gibi apaçık önümüzde duran konularda bile ne hatalı seçimler yapıyoruz. Bazen kolay diye, bazen sırf bugünün işini yarına bırakmak için, bazen zoru sevdiğimizden, bazen güce taptığımızdan, bazen üzülmekten zevk aldığımızın farkında olmadan, bazen genetik mirasımızın anlamsız baskısıyla, bazen arkadaş çevremizin dayatmasıyla, bazen toplumsal normlara uymak için, bazen ahlaklı olmak için, bazen isyankar durmak için, bazen seve seve, bazen bile bile, bazen olduğumuz yerde kalmamak için, bazen bir adım bile atmamak için...

Aslında mutluluk, seçimlerimizin sonuçlarıyla yaşamayı bilmekten geçer. Yani uzun süreli bir pişmanlıktansa, başımıza gelenleri gülümseyerek kucaklamaktan bahsediyorum. Bizi, bugün olduğumuz insana dönüştüren hayattaki seçimlerimiz. Ne olursa olsun asla kaybetmeyelim umudumuzu. Çünkü hayat her zaman yeni seçim imkanları sunuyor önümüze. Geçtiğimiz yollardan tekrar da geçebiliriz, aldırmayalım. Bu kez yeni bir tat alırız belli mi olur? Daha önce dikkatimizi çekmeyen bir ağacı görürüz bu sefer belki. Ya da güneş bu kez daha çok güler yüzümüze. Bu kadar düşünecek bir şey yok sanırım. Ne seçersek seçelim çıkıyor bir yerlerden yaşamanın tadı. Ama yine de mümkünse güzelliği, doğruluğu, iyiliği, inceliği, saygıyı, sevgiyi, barışı seçelim.
Gökhan Dağıstanlı

2018-03-26

Yanından geçip gittiğimiz hayatlar..Düşündüğün kadar İyimisin?

Yanından geçip gittiğimiz hayatlar..Düşündüğün kadar İyimisin?

sorsan herkes iyidir

Bloga bu sıra yoğun şekilde duygu yüklediğimin farkındayım.. Mazur görün bu son diye söz veremicem ama bu başlangıç diye anlatacaklarım var, dinlermisiniz?

Sosyal sorumluluk adına neyi ne kadar yapıyorsunuz? Hangi taşın altına elinizi koydunuz yada koymaya niyetlendiniz bilmiyorum. Sağ elin yaptığını sol el bilmezmiş, dilerim siz dünyada fark yaratan şeyleri herkesten güzel  yapıyorsunuz ..

Ama yanından geçip gittiklerimiz var.

Bugün giderken içimiz birine takıldı. Yolun kenarında öylece oturmuş, o yağmur, o soğuk, o paramparça ayakkabılarla dilenci olmadığı her yerinden belli biri. İçine öyle çekilmiş, gözleri öyle dalmış, kafasından kimbilir hayal ettiği ne dünyalar geçiyor..

Konuşmak istememizle, iyiki dememiz arasında iki dakikalık mesafe kat ettik. Ben konuya 'hadi sana ayakkabı alalım' diye girdim. Teşekkür etti, ona ayakkabı getirecek biri varmış ve onu bekliyormuş, o gelecekmiş. Olsun! dedim. İkinci bir ayakkabının zararı yok. Teşekkür etti, ziyan olmasın dedi..

Yemek yiyelim dedim? Teşekkür etti..

Tamam çay içelim, sohbet ederiz dedim? Teşekkür etti..

Peki senin için ne yapabiliriz dedik? Cevap bizi yerle bir etti..

'Yanımdan geçen binlerce insan var ve bana hastaymışım, kirliymişim, çirkinmişim gibi davranıyor. Benimle konuşan kimse yok. Siz yanıma geldiniz, sohbet ettiniz, halimi sordunuz. Bu benim için bugünün en güzel yanı' dedi. Teşekkür etti...

Bu karşılaşmanın çok fazla ayrıntısı ve noktası var. Ama bugün aldığımız ders tek bir taneydi.

Düşündüğün kadar iyimisin?

Ben değilmişim kendi adıma bunu dürüstlükle söyleyebilirim.

Ne 351. ayakkabıya hayır demişim, nede bir gün şu mahalleyi bir dolaşıp elinden tutabileceğim yada bir yerinden bir şey yapabileceğim biri var mı diye merak etmişim. Sorsak hepimiz iyiyiz işte.

Bu hafta işi, aşkı, kişisel kavgalarınızı bir kenara bırakın. Kirli kıyafetlerin ardında tertemiz insanlar var ve sizin 'nasılsın' demeniz bile hayatlarında bir kapı açıcak belki de. Evet korkutucu gelebilir baştan belki ama bir dilenci ile gerçekten ihtiyacı olanı ayırmakta çok zor değil..

Daha bilinçli ve gerçekten iyi olduğumuz yarınlar dileği ile..

Alttaki videoyu izlemeniz tavsiyedir;

https://www.youtube.com/watch?v=TDmPcF5i5UA
G.

2018-03-18

Havada Bir Hinlik Var..

Havada Bir Hinlik Var..



Tarifi zor bazı şeylerin..

Daha ilk tadında bir eksiklik var.. Tuzu desen değil, karabiberi desen o da değil..

Ama bir yerde bir eksik var..

Askıda çok güzel olup, üstünde ya biraz bol, ya biraz dar, ya biraz bir şey işte. Ama senin kalıbın değil...

Kumaş mı, renk mi, desen mi..

Artık desen mi?

Sana göre değil..

İçinde kendini iyi hissedemiyorsun bir türlü, karşıdan bakınca ne muazzamdı halbuki.

Ve zorladığın her şey güzelliğini kaybedecek..

Çünkü beklentiler, bekleticek..

Seni de beklemişlerdi aynı duraklarda.

Bekletmiştin, belki geçerim şımarıklığında.

Sen geçmedin dün, o da gelmedi bugün.

Hayat hep adaletsiz olacak değil ya..

Soğuk bir duş, bir gece yarısı ağlaması, sonrası..

Sonrası özgürlük.

p.s: Bu yazıda yazarın dinlemenizi istediğiniz şarkı; https://www.youtube.com/watch?v=1WE22-4xF2s

G.


2018-03-08

2018-02-01

Vazgeçmek Üzere misin?

Vazgeçmek Üzere misin?

daha son sözü söylemedi hayat

Bu yazım vazgeçmek üzere olanlara geldiği için vazgeçmek üzere değilseniz lütfen yazıyı dikkate almayınız:)

Evet şimdi karşındayım vazgeçmek üzere olan arkadaşım..

Hele ki katrilyonlarca websitesinin arasında bu yazıya denk gelipte okuyorsan emin ol bu yazıda evrenin sana bir türlü ulaştıramadığı o mesaj var..

Hani çoğu zaman aldığın ama umutsuzluktan bana öyle geliyor heralde dediğin mesaj var ya. Evet o! 

Sana öyle gelmiyor o gerçekten de o!

Konu ne bilmiyorum ama bende vazgeçmek üzereydim hemde daha birkaç hafta öncesine kadar..

Benimde karşıma beylik beylik konuşanlar çıktı. Küçümseyen gözlerle bakanlar.

Hani sana yardım ediyormuş gibi gözüküpte daha çok alt üst edenler var ya evet onlar.

Evet bende gülümsedim, içimden cazır cazır sesler geliyordu o sırada. Hatta yürürken ağladım. Çok ağladım. Bende senin gibi bir iki kişiye söyledim ağladığımı hatta bazılarını hiç söylemedim.

Baktım bir eksiğim de yok. Doğduğumdan beri de ‘iyi olmaya’ uğraşmışım. Kıymet bilinmiş, bilinmemiş, nankörlük edilmiş, edilmemiş orasında bile değildim senin gibi.

‘Artık olsun!’ kısmındaydım.

Google’a en etkili dua, mantra, dörtlük, mısra vb. permütasyon kombinasyonları bile yazdım. Yine olmadı!

Ama yine dua ettim, yine küstüm, yine barıştım. Ama vazgeçmeye yakın bir noktada gezindiğimi biliyordum senin gibi. Sadece o anı kestiremiyordum.

Bende uzaktan oturup kendime baktım binlerce kez, ne çok yargıladım, ne çok üstüne gittim, ne çok hırpaladım! Var olan tüm güzelliklere ‘Hayır yeterli değilsiniz!’ diye bağırmışlığım bile var.

Olmayacak dedim, yok olmuyor, evet komşu kızı yapmış, evet el oğlu başarmış, evet evet bilmem kim bilmem nerelere varmışta ben hala yolun ortasında kalakalmış..

Bişey söyliyim mi?

Olucak!

Çünkü zaten oluyor! Çünkü o bilmem kim ve sana ego kusan bilmem ne de atomu parçalamamıştı. 

Senden o kadar farkı yok ki, farksızlığını belli etmemek için o içini acıttı.

Ama şimdi sen vazgeçersen hak etmeyen biri kazanıcak! O yüzden sen ne yapmış olursan ol, hatalarını, güzelliklerini, umutlarını al yanına hepsine sahip çık.

Bugün olmadı değil, Bugün zamanı değil. Olmadı. Çünkü daha güzeli olucak.

Bunları sana motivasyon satırı olsun diye yazmadım. Evet bu mesaj sana. Ve bu gerçek.

Yarınlar var. Yarın varsa umut var. Nefes alıyorsan senin için yazılmış bir plan hala var.

Ne olur kendinden vazgeçme olur mu?

Ne dediğimi bugün anlamazsanda yarın anlayacaksın J

Yarının bugünden kutlu olsun!


G.

2018-01-15

Issız Adamlar ve Hayatta Kalma Rehberi

Issız Adamlar ve Hayatta Kalma Rehberi


Kadınlar, çıtır hatunlar, bekar anneler, ey Romalılar!
Devasa bir masa hayal edin. Bir sürü kadın. Bazıları ağlıyor sinirden, bazısının gözünden yaşlar geliyor gülmekten. Acı çeken de var, bir türlü ayrılamayan da. Bir sürü kadın, hepsini iyi tanıyorum. Kimileri Whatsapp’ta kaynattığımız arkadaşlarım, kimilerinin ilişkisine birebir her aşamada şahidim, kimi genç benden, kimi değil, kimi boşanmış, kimi boşanmakta, kimi hiç evlenmemiş. Bazen birkaçımız birlikte konuşuyoruz, bazen ayrı ayrı. Ama masaya yatırdığımız mevzu son zamanlarda hep aynı; ıssız adamlar!
Sabaha uzayan gecelerde, dertleşmelerde, gözyaşlarında konunun gelip dayandığı bir nokta hep aynı adam tipi. Sinirden koltuk kemirme isteğiyle sabahladığım bu gece sanırım tam da vaktidir bu satırların. Hem bahar aylarından mütevellit iyi niyetle pırpır akıyorsunuz ya hayata, sizi bekleyen tehlikeleri de bilin istiyorum. Tüm sohbetlerden çıkardığımız dersleri özet geçiyorum.
En baştan başlayalım… Öncelikle “benim bağlanma sorunum var” sahiden çok tipik, çok kilit bir ifade. Yıllar içinde “şimdi biz neyiz?” diye soran kadın cümlesi bile azalarak bitti, bu artarak geliyor! Bu cümle bir işaret. Gebelikteki detaylı ultrason ve kromozom sayımı gibi. Kromozom eksikliği var ve bunun değişmesi imkansız. Lütfen bunun gerçek olduğuna inanın ve olay mahallini terk edin. Annesiyle kuramadığı o bağ yüzünden size acı çektirecek; gerek yok.
Bu adamları “bana hesap sorma, lütfen ben gelemem öyle şeylere hörörörö” muhabbetinden de tanıyabilirsiniz. Ne bu genişlik? Hesap sormayacağım ama bilmek isteyeceğim, elbette. Sen de saygılı bir yetişkin gibi doğallıkla anlatıyor olacaksın, çünkü yaşamı paylaşmak bunu gerektirir. Hikaye takibi ve ilgilendiğiniz için sorduğunuz minik sorulara bile huysuzlanmalarına başta kırılsanız da sonra anlamlandıracaksınız. Dört ayaklıların işeyerek sınırını belirlemesi gibi bir davranış bu. Bazı şeylerin sınır ihlali olmadığını, sadece ilgilenmek olduğunu anlayamayacak kadar az gelişmiş, yapacak bir şey yok.

Saatlerce süren sessizlikler… Yazınca yazmamak, aradığında hemen açmamak, bazen saatler sonra hiçbir şey olmamış geri dönmek. Küçücük beyinleri ve daha ondan küçük ve hayatlarına yön veren bir başka organlarıyla strateji geliştiriyorlar. Kıyamam. Yazışmanın ortasında susuveriyor, sense ekrana bakakalıp dakikalar sonra “bize ayrılan sürenin sonuna geldik” diyorsun. Espri yapmaya başladıysan durum fena, acı çekmeye de başladın demektir. Sonra kendi sersemliğine gözlerin doluyor.
Bilimsellerin ambivalans dediği; biz sıradan ölümlülerin “gelgit” dediği o akış. Sen tam yakayı sıyıracaksın bir hoşluk yapıyor. Tam tokadı patlatmak istediğin an öpüveriyor gibi. Yataktan en güçlü uyanıp onu terk etmeye karar verdiğin bir sabah, sana birlikte tatil yapmayı falan teklif edebiliyor. O minicik şefkat kırıntısına tav oluveriyorsun, ama hep aynı noktaya varıyor olay. Yapma evladım.
Kimisi çok net; “seni çok seviyorum, ama bir ilişkiye hazır değilim.” Anlamadım? Otuzların sonlarındasın, ne zaman hazır olursun küçük dostum? “Anladım” deyip susmanın en harika yanıt olacağı anlardan biri.
Hastasınız mesela. İşyerinizde ciddi bir sorunla baş ediyorsunuz. Bir şey oldu. Kendi evreninizde bir kriz. Aranmak istiyorsunuz. Aslında o kadar beklentiniz düşük ki; sadece aranmak istiyorsunuz. İhtiyacınızı görsün, bakımınızı sağlasın, sorununuzu çözsün bile değil. Dizi izlerken dahi bir sonraki bölümde ne olduğunu merak ettiğinden, sezon sezon indirip izleyen adamımı bazal bir merakla bile olsa “ne yaptın, nasılsın?” diye sormasını istiyorsunuz. Adamımız düşünüyor ve tüm kayıtsızlığıyla sessiz kalıyor. Emin olun, her ne istiyorsanız, tam olarak onu vermeyecekti zaten. Tabii ki aramıyor!
Bir ilişkiyi oluşturan minik rutinleri, aramaları, ortak planları, ya da en basitinden “günaydın” ve “iyi geceler”i mesela onlar başlatmış ve oturtmuş olabilir. Siz tüm sevecen uzlaşmacılığınızla akıp gitmiş olabilirsiniz. Kendi dertlerinizi, travmalarınızı, duvarlarınızı usulca bir yana koyarak. Hepsinden azade yepyeni bir deftere başlayarak. Buraya kadar güzel… Yine de bütün dengesizlikleriyle sahiden en savunmasız ve güvende hissettiğiniz bir anda aşırı üslupsuz, uzak, kaba ve katı bir cümleyi kalbinizin ortasına da bırakabilirler. Çünkü böyle. Nedeni yok. Öyle far tutulmuş tavşan gibi kocaman gözlerle bakakalıp olduğunuz yeri terk etmek isteyecek, edemeyeceksiniz. Yapamayacağınızdan değil, sadece o kadar hızlı hareket etmediğinizden. Neden peki? Hatırlayalım; kromozom bozukluğu.
En büyük ortak özellikleri, birlikteyken çok eğlenceliler. Zaman geçirmek, sohbetler, her bir ayrıntı çok eğlenceli ve su gibi akıyor. O yuvarlak masalarda birbirimizin sözünü keserek kadın kadına yaptığımız analizlerde hep bu noktada takıldık; “ama bir aradayken çok şahane…” Yani? Adamın sorunu da zaten tam olarak bu. Anda kalamamak değil, bağ kuramamak. İlgi alanları, becerileri, bakışları çok size hitap edecek. Ama mesele bu değil. Gerçekten değil. Çünkü o sizin ışıklı dünyanız zaten.
Hitaplara takılmak ayrı bir komedi. Sevgilim, bebeğim diyemiyor olduğu gibi; “aşkım”a alerji duyabilir. Siz bu kelimeyi kullandığınızda pembe nişan tepsinizi hayal ettiğinizi falan sanıyor gibi bir refleksle buzdağı kesiliyor. Hayır, normal değil. Hayır, geçmiş travmalarını size aktarma hakkı yok ve hayır, bir gün düzelmeyecek. Sizin kurumsal bir ifade katmadan kullandığınız sevgi hitaplarının havada kalması elbette zamanla ağır gelecek. Unutmayın, bir manastırda kemale ermeye uğraşan bir derviş değil, sahici bir kadınsınız. Her saygısızlığı da olgunlukla kabul edip devam etmeniz gerekmiyor. Bu düzeyde affedicilik ve sabır ancak tuvalet eğitimi veren bir anneyseniz işe yarıyor.

Bu türde başlayan ilişkileri inatla sürdüren hatunlardan aldığım bilgiye dayanarak; genellikle çok eşli takıldıklarını da eklemem gerekiyor. İnsan zaten neden bir tek kişiye bağlanmaktan kaçınır ki? Sonra hayal kırıklığına uğramayın, üstelik yüzüne vurduğunuzda hiçbir şey söylemenize izin vermeyecek, unuttunuz mu “siz zaten sevgili değildiniz ki?!” Onun anladığı türden “flört”ün yazılı olmayan kanunlarına göre hiçbir kabahati yok.
Yoğunluk girdaplarında kaybolmak. Adamlar hep yoğun, hep yoğun, hep yoğun. Siz tek başınıza birkaç çocuk, aileyle ev paylaşmak, okul, yaşam, ev, iş falan idare edebilirken saçlarınızı da onun sevdiği gibi yapmaya zaman ayırıyor olabilirsiniz. Uzmanlar diyor ki; bu “yoğunluk” oyunu da, ilişki kurmasını engelleyen bilinçdışı bir seçim. Çok çalışmak ya da hayatını olgun bir ilişkiye uygun hale bir türlü getirememek. Bu da yine aynı sebeple geliştirdiği kendine sabote etme halleri. Yani düzelmeyecek. Çünkü zaten bu durumun doğrudan olarak sizinle ilgisi yok. Bağlanma stili derin bir hikaye. Keşke sadece bizimle ilgili olsaymış olsaymış, ama değil.
Şunu kabul edelim hemşireler, bu ve daha birçok türdeki adam; değişmiyor. Sizin sağlıklı, net, berrak bağlar kurmanız demek aynı geri dönüşü alacağınız anlamına gelmiyor. Çok sağlıklı davranarak, sağlıksız bağlanan birini değiştiremezsiniz. Yeterince emek vermeniz demek karşınızdakinin bu emeği boşa çıkarma hakkı olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Bazen sorunu kendinizde aramanız gerçekten gereksiz.
Ve rica ediyorum, birinin bunu o adama söylemesi lazım. “Aynı filmi milyarıncı kez, üstelik toplu gösterimde izlemek sahiden eğlenceli değil, sen de zannettiğin kadar özel ve biricik olmuyorsun bu durumda bayım” gibi bir şeyler söylemek lazım. Ya da kısa; “ıssız adamsın, git.” Bu sohbeti yaptığımız masadaki bir arkadaşım artık laf anlatmaya üşendiğini, doğrudan telefonundan engellediğini bile söyledi. Nasıl isterseniz. Ben öğretmen refleksimle söylemenizden yanayım, çünkü muhtemelen bunu yaşam içinde birkaç kez daha duyacak. Belki değişir. (bkz: zararlı umut)
Filmin sonu belli. Bu emeği yeni bir dil öğrenmeye, bir çocuk büyütmeye, bir evcil hayvan edinmeye, iş hayatınızda gelişmeye harcamanız daha rasyonel. Bu kadar çabaya zaten adamlar madalya takmıyor. O yüzden derhal odak değiştirmekte fayda var.
Teselli şu ki; işte tüm bunlar anı olup anlatılıyor. Moda’da Çikolata Dükkanı’nda “Asuman” kaşıklarken, gelen peçeteyle burnunun direği sızlayıveriyor. Sonra kendi haline gülüyorsun. Evet, gülmeye başladıysan acı da başlamış olmalı. Bir yaz akşamı balkonda kah gülüp kah ağlarken, üst üste sigaralar yakarken çenen ağrıyana dek anlatıyorsun.
Bazı anlar var ki kahkahadan boğuluyorsun. Bazen de hıçkırarak ağlıyorsun. Çünkü bu adamlardan birine fena tutulmuşsun, belki bağlanmak istemişsin. Oluyor işte… Hiç değilse hoş anların küllenmesi zaman alıyor. Burnunun ucuna bir sızı daha ekliyorsun, bir şiirin daha üstünü çiziyorsun. Çünkü ıssız olmayan taraf olarak kalbi anlamlar yüklemişsin yürüdüğünüz o yola, büyüttüğünüz çiçeğe… Ama işte günün sonunda; anı olup anlatılıyor, yani geçiyor. Her şey gibi.
Ve ayrıca sizi bilmem ama benim kişisel yolum, aynı saflığı korumakta ısrar. Ben böyleyim, bu kırılganlığımı koruyacağım. Değişmek zorunda kalmak istemiyorum. Sevgi ve aidiyete layık olduğumu biliyorum. Yine içimden geldiğinde; “seni seviyorum” demekten yana olacağım, kim daha önce söylüyor hesaplamadan… İlişkilerin bu yeni dünya düzenine ayak uydurmayacağım. Ben “organik” kalacağım. Düz, berrak ve sahici. Gerçekten hiçbir garanti beklemeden, tüm kalbimle sevme işine devam edeceğim. Çünkü ben böyleyim.
Ve artık biliyorum; 47 kedimle tek başıma yaşlanmayacağım. Aksine balkonda gazete okurken hala çekici ve huysuz bulduğum sevgilimle konuşurken, çiçekli elbisemle pazara inip akşam gelecek torunlarıma kızartmalık patlıcan almak tek derdim olacak. Gözlüklerinin üzerinden çapkın bakacak bana, sonra bulmacasına dönecek. Saçlarımı taramayı seven bir adamla, Pera’da el ele falan yürüyeceğim, güvenli uykulara bırakacağım kendimi. O hiç kaybetmeyen, ağlamayan ama ağlatan kadınlardan, hesap ödeten, pahalı hediyeler aldıran kadınlardan değil de, bir masala yelkenlerini indiren, hayatın anlamını hala kitaplarda arayan, her güzel anda ışıkları ve gölgeleri takip eden kadın olarak kalacağım.
Ayrıca tüm bu cesaret, kırılganlık ve sahicilik gerçekten yaşadığım, soluk aldığım ve insan olduğum anlamına geliyor. İyi ki yaşıyorum, iyi ki bahar ve iyi ki baharda açan çiçekler var! Aradaki devedikenlerine dikkat edeceğiz, hepsi bu kadar!
Ebrar Güldemler